Devletler uyuşturucuyu insanı korumak için değil, kendilerini korumak için yasaklar.
Uyuşturucunun yasaklanmasının asıl nedeninin ahlak, sağlık ya da insan sevgisi olduğuna inanmıyorum.
İlk ve temel sebep, uyuşturucunun aşırı derecede kârlı olması ve kontrol dışı bir iktidar alanı yaratma tehlikesidir.
Bana göre uyuşturucu, doğrudan doğruya devlet otoritesine rakip bir güçtür. Bu yüzden yasaktır.
Uyuşturucu maddeler, insan iradesi üzerinde devletin, hukukun ve dinin kuramayacağı ölçüde güçlü bir bağlayıcılık oluşturur.
Bunu inkâr etmek ya da görmezden gelmek hayalcilik olur. Bu maddelerin sağladığı sadakat, meşru otoritelerin ikna gücüne karşı rekabet ve ciddi bir tehdittir.
Uyuşturucu vergisizdir.
Askersizdir.
Yargısızdır.
Ama buna rağmen para üretir, adam devşirir ve sadakat sağlar.
Üstelik bunu devletin yıllar içinde inşa ettiği eğitimden, hukuktan ve ahlaktan çok daha hızlı yapar.
Bir sokak, bir mahalle, bir ilçe; kısa sürede resmi otoriteden çok torbacının sözünü dinler hâle gelir.
Çünkü orada “ceza değil, “ödül” “vardır. Para vardır, koruma vardır, zoraki bağlılık vardır.
Uyuşturucunun en büyük yıkımı bedene değil, iradeyedir. İradesi çöken insan ne hak arar, ne adalet talep eder, ne de yanlışla doğruyu ayırt edebilir.
Maddesel ikna ediciler “işi bilen ağa babalar” fikrî mücadeleyi uyuşturucu ile kısa devre yaptırır. Haklı olmayı gereksiz kılar; güçlü olanı meşru, suçluyu ise otorite sahibi hâline getir.
Bir bakmışsınız, birkaç yıl içinde ediği bedüğü belli olmayan insanlar paraya; parayla fedailere; fedailerle de ne olduğu belirsiz, devlet benzeri bir güce kavuşur, ya da kendilerini öyle görmeye başlarlar.
Devletin yıllar içinde inşa ettiği haklı düzen ve toplumsal bağlılık, birkaç sokak ve birkaç uyuşturucu baronunun elinde toplanır. Bunun sonu ise her zaman faciadır.
Devlet bu hızlı ve haksız zenginleşmeyi engelleyemezse, önce ayakta durabilmenin şartı olan vergiyi kaybeder; sonra insan kaynağını; en sonunda da otoritesini yitirir.
Savunduğum bu görüşün tarihte sayısız örneği-örnekleri vardır.
Bana göre: Haşhaşîler meselesi sadece Orta Çağ’ın karanlık bir hikâyesi değildir; uyuşturucunun devletle girdiği iktidar mücadelesinin en erken ve en çıplak örneklerinden biridir.
Dün haşhaş, bugün sentetik; dün fedai, bugün torbacı; dün kale, bugün mahalle. Değişen sadece ambalajdır.
Mantık aynıdır: Uyuşturucu, her zaman olduğu gibi fikrî mücadeleyi devre dışı bırakır, irade yerine bağımlılığı koyar.
Bağımlıların büyük bölümünün genç yaşta hayatını kaybetmesi, kadınların ve kız çocuklarının uyuşturucu etkisiyle iradeleri dışında istismara ve tecavüze uğraması ise meselenin insani boyutudur.
Ancak tarihteki örnekler bize her zaman acı bir gerçeği gösterir: Bu yıkım, tek başına yasak için yeterli olmamıştır.
Yasakların gerçek nedeni, insanın değil; devletin kaybıdır.
Uyuşturucu, sağlıktan önce otoriteyi, ardından toplumu hedef alır.
Ve bu gerçeği görmezden gelerek yapılan her tartışma eksiktir; her politika ise inandırıcılıktan uzaktır.
Ancak bu düzen yalnızca sokakta ayakta durmaz; ekranda, manşette ve suskunlukta da beslenir.
Medya konuşmadığında suç sıradanlaşır, sıradanlaşan suç meşrulaşır.
Haber yapılmayan her dosya, yazılmayan her cümle uyuşturucu düzenine verilmiş üstü örtülü bir korumadır.
Uyuşturucu ile mücadele yalnızca polis, jandarma operasyonları ile değil, manşetlere atılacak kararlı ve cesaretli haberle yenilir.
Medya sustukça uyuşturucu düzeni güçlenir, güçlendikçe toplum zayıflar.
…Ve en tehlikelisi: Sessizlik, artık bir ihmal değil; suçun parçası haline gelmiş olur.

