Atilla SAMAT


Cuma Mesajları Arasında Kaybolan Hayat

Her cuma aynı şey oluyor. Sabah telefon açılıyor… Bir bakıyorsun onlarca mesaj. “Hayırla cumalar…” “Cumanız mübarek olsun…” “Dualarınız kabul olsun…” Altında parlayan camiler, dönen güller, akan şelaleler…


Bir de üzerine eklenen müzikli videolar. Bir süre sonra insan fark etmeden otomatiğe bağlıyor: Kaydır… Kaydır… Sil… Geç… O kadar çok geliyor ki, kutsal olan bile sıradanlaşıyor. Eskiden cuma bir hatırlayıştı. Şimdi cuma bir bildirim. Telefon hafızası doluyor, galeri şişiyor. Ama asıl dolması gereken yer… gönül… boş kalıyor.Görsel çok, anlam az. 

Şunu kabul edelim: Bir mesajın içeriği değil, görseli konuşuyor artık. Cuma mesajı denince akla dua değil, animasyon geliyor. Rahmet değil, glitter efekti geliyor. Ve işin acı tarafı şu: Biz cuma mesajlarını açıp bakmazken… 

Araya sıkışıp kaybolan başka mesajlar oluyor. Mesela… Bir dost yazıyor: “Abi nasılsın? Çok bunaldım…” Ama onun mesajı, 25 tane cuma videosunun arasında kaynıyor. Bir anne yazıyor: “Oğlum aramadın…” Ama üstüne üç tane “Hayırlı cumalar” gelince aşağı düşüyor. Bir arkadaş yazıyor: “Bir şeye ihtiyacım var…” Ama biz fark etmiyoruz. Çünkü ekran dolu.Telefon doluyor, insan boşalıyor. Ne garip değil mi? Depolama alanı doluyor, ama insanın içindeki hatır sorma azalıyor. Cuma mesajları çoğalıyor, ama cuma ruhu azalıyor. 

Çünkü bir paylaşımın çok olması, samimi olduğu anlamına gelmiyor. Bazen bir tek cümle yeter: “Allah gönlüne ferahlık versin.” Bazen bir tek arama yeter: “Nasılsın gerçekten?” Ama biz onu yapmıyoruz. Onun yerine… Toplu mesaj. Kopyala-yapıştır. 

Gönder geç.Bu durum, modern hayatın bir yansıması aslında. Teknoloji bize bağlanmayı vadetti, ama bizi birbirimizden kopardı. Eskiden mektuplar, kartlar vardı; elle yazılır, yürekten gelirdi. Şimdi her şey dijital, her şey hızlı, her şey yüzeysel. Cuma mesajları da bu hızın kurbanı oldu. Bir tıkla yüzlerce kişiye gönderiliyor, ama kaçı gerçekten okunuyor? Kaçı gönle dokunuyor? İşte burada değerli şairlerimiz devreye giriyor. 

Necip Fazıl Kısakürek’in “Çile”sinde dediği gibi: “Pişman değilim yaşadıklarımdan, öfkem belki de yaşayamadıklarımdan.” Bizim öfkemiz de bu değil mi? Yaşayamadığımız samimi anlardan, kaybolan gönül bağlarından gelen bir öfke. Cuma mesajları arasında kaybolan o sessiz çığlıklar, işte bu öfkenin kaynağı.Düşünün, eskiden cuma namazı sonrası cami avlusunda selamlaşmalar, hal hatır sormalar olurdu. Komşuyla iki kelam etmek, bir çay içmek, bir dua paylaşmak… 

O samimiyet, şimdi nerede? Yerini WhatsApp gruplarına, Instagram story’lerine bıraktı. Grup mesajlarında yüzlerce “Hayırlı cumalar” akıyor, ama kimse kimsenin halini sormuyor. Bu, bir tür duygusal enflasyon gibi. Mesajlar çoğaldıkça değeri azalıyor. Nazım Hikmet’in “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” şiirinde söylediği gibi: “Sana düşman, bana düşman, düşünen insana düşman…” Modern teknoloji, düşünen insana düşman mı oldu yoksa? 

Düşünmeye vakit bırakmıyor çünkü. Sürekli bildirim, sürekli akış… Cuma mesajları da bu akışın parçası haline geldi. Dualar değil, efektler yarışıyor.Ve bu akışta, en çok kaybeden kim? İnsan ilişkileri. Bir arkadaşın “Bunaldım” mesajı, bir akrabanın “Yalnızım” feryadı, bir çocuğun “Baba özledim” sözü… Hepsi o parlak cami resimlerinin altında eziliyor. Sezai Karakoç’un modern zamanı bir bozuluş olarak gördüğü gibi, bu da bir bozuluş değil mi? Şair, “Diriliş Nesli”nde modern hayatın insanı nasıl yabancılaştırdığını anlatır: “Modern zamanın döngüselliği, İslam’ın dirilişiyle son bulacak.” Belki de cuma mesajlarının bu hali, o döngüselliğin bir parçası. Tekrar tekrar gönderilen, ama ruhu olmayan mesajlar… 

Diriliş için ise samimiyet lazım. Gerçek bir ses, gerçek bir dokunuş.Peki ya gençler? Onlar bu mesaj bombardımanında büyüyor. Cuma’yı bir emoji olarak görüyorlar. Mehmet Akif Ersoy’un “Safahat”ta vurguladığı gibi, “İnsanlık nedir bilmezler” dizesi akla geliyor. 

Şair, toplumun değer kaybını eleştirirken, bugün için de geçerli: Şerefsizim insanlık nedir bilmezler… Bugünün gençleri, cuma mesajlarını silerken, belki de insanlığı silmeyi öğreniyor. Karnı doyan ama gönlü aç kalan bir nesil yetişiyor. Erdem Bayazıt’ın modern kenti “beton duvarlar arasında açan çiçek” olarak betimlediği gibi, biz de dijital duvarlar arasında açmaya çalışan çiçekleriz. Ama o çiçekler soluyor, çünkü su yerine efekt veriyoruz.

Cuma mesajı değil, cuma bilinci. Belki de artık şunu düşünmeliyiz: Cuma mesajı göndermek kolay. Cuma gibi yaşamak zor. Paylaşmak kolay. Hatırlamak zor. Görsel göndermek kolay. Gönül almak zor. Ve bazen en büyük cuma mesajı şudur: Birini aramak. Bir gönlü yoklamak. Bir “gerçekten nasılsın?” diyebilmek. Çünkü… 

Cuma mesajları arasında kaybolan şey bazen bir fotoğraf değil, bir insanın sessiz çığlığıdır.Orhan Veli’nin sadeliği hatırlatan dizeleri gibi: “Her şey birdenbire oldu.” Bu değişim de birdenbire oldu. Teknoloji birdenbire girdi hayatımıza, mesajlar birdenbire çoğaldı. Ama sadelik kayboldu. 

Belki de geri dönmek için, bir cuma günü telefonu kenara koyup, bir dostu ziyaret etmek lazım. Bir dua etmek, bir hal hatır sormak… İşte o zaman, cuma mesajı değil, cuma ruhu geri gelir.Kalın sağlıcakla, 

Atilla Samat