Mücahit HİMOĞLU


BİR SELAMIN AĞIRLIĞI

Çok uzun zamandır “yazayım mı, yazmayayım mı” diye düşünüyordum.


Bugün karar verdim:
toplumda giderek yaygınlaşan sorumsuzlukları artık sessizlikle geçiştirmektense yazmalıyım dedim… Ve yazıyorum.

Günümüzde giderek ve yenilenerek artan dijital hayata geçmeden yarım asır öncesine uzanan iletişimdeki nostaljiyle, günümüzde kayıp ettiğimiz geçmişteki samimi içtenliklerin giderek yozlaştığını hatırlatmak için yazımı devam ettirmek istedim.

Geçmişte, uzak yerleşkelerde oturanlarla haberleşmeler iki türlü yapılırdı…
Biri, biraz daha az külfetsiz sayılacak olan mektuplaşma;
bir diğeri ise cüzi miktarda, mahallelerde genelde muhtarların evinde veya birkaç hanede bulunan, ilk bağlantı günlerinde üç, daha sonraları dört rakamlı olan sabit telefonlarla yapılan iletişimlerdi…

Tabii bu iki iletişim biçiminde mektup birinci sırayı alırdı…
Mektuplaşma ve sesli telefon iletişimleri PTT aracılığıyla yapılırdı.

Her mahallenin bir postacısı vardı. Bazı postacılar, görevli olduğu o mahallede hane sahibi olarak oturanlardan da olurdu…
Bir garip o mahalleye gittiğinde, o mahallenin herhangi bir sakinine postacıyı ismiyle sorduğunda aldığı cevap şuydu:
“Sen postacıgili soruyorsun.”
Ve postacının hanesi kapı numarasına kadar tarif edilirdi…

Tabii bu tarif yalnız postacılar için değil; sokaktaki hane sakinleri de isimlerinden önce meslekleriyle, saygılı bir şekilde yapılan tarifte yerini alırdı…

İşte o mahallede görevli olan postacı, mahalle sakinlerinin her birini ailece, ev ev tanırdı…
Evin erkeğini, hanımını, çocuğunu…
İsim isim, kapı numarasına kadar bilirdi.

Postacı sokağın başına geldiğinde yüksek sesle “Postacı geldi!” dediği an kapılar açılır, hane sahipleri okunacak mektuplarını almak için kümeleşirlerdi…
Postacı mektupları tek tek, bazen okur, bazen de okumadan sahibine uzatırdı…

Kimi yavuklusundan gelen mektubu,
kimi asker evladından gelen mektubu,
kimisi gurbetteki aile bireylerinden gelen mektupları sırasıyla alırdı…

Gönderilecek hazır cevap mektupları da sakinlere kolaylık olsun diye postacı alır, kurumu olan PTT’den gönderilecek yerleşkelere ulaştırırdı…

Gönderilen mektuplar da bir adap halinde yazılırdı.
Mektubun baş kısmında öncelikle “Evvel selam eder, yüce Allah’tan iyi olmanı niyaz ederimle “ başlanırdı.

Asker mektubunda ilk cümle önce komutanına selam edip, hal hatırını dual ederimle başlar, anne baba selamından sonra hasbıhale geçilir; genellikle hasret çektiklerini birbirlerine ifade ederlerdi…

Mektubun sonu ise meşhur bir ifadeyle şöyle bağlanırdı:
“Kestane kebap, acele cevap.”

İkinci hâl telefon görüşmeleri olurdu; bugünkü günümüzdeki gibi kolay değildi…
Kişi PTT’ye gider, görüşmek istediği ilin telefonunu görevli memura yazdırır, sırasını kabinde görüşmek üzere beklerdi…
İl içi görüşmeler doğrudan evlerden yapılırdı…

Şehirler arası telefon görüşmeleri her evde telefon olmadığı için, özellikle cumartesi ve pazar günleri PTT’den yapılırdı…
Görüşme istekleri sıraya tabi olduğu için uzun kuyruklar oluşurdu.
İzinleri kısıtlı olan askerler ve acil ölüm, hasta gibi durumları olanları, gişe görevlisi diğer sıradaki görüşmecilerler alarak öne öncelik tanınırdı.
(Erzurum’da askere çok hürmet ve merhamet edilir; hamamcılar, kahveciler, lokantacılar para almazlardı…)

Bu önceliklerden dolayı saatlerce sıra beklenirdi.
Ama sıra geldiğinde, yapılan konuşmaların bir kıymeti olurdu.

Zahmetliydi belki; ama zamanın bir değeri, iletişimin bir ağırlığı vardı.

Sonra, seksenli yılların ortasında çağrı cihazları hayatımıza girdi.
PTT’den ya da başka bir yerden arandığınızda, üzerinizde taşıdığınız çağrı cihazına arayan numara düşerdi.
Hemen en yakın PTT’nin paralı ankesörüne ya da sabit telefona cevaplamak için koşulurdu.

En çok çağrı cihazını kullananlar; doktorlar, emniyet mensupları, savcılar, hakemler, avukatlar olurdu…
Çünkü iletişim, aynı zamanda bir sorumluluktu.

Zaman ilerledi. Teknoloji gelişti.
Her yıl yeni bir cihaz hâline gelen cep telefonları hayatımıza girdi…
Ama ne yazık ki geride bir şey bırakıldı : o da nezaket.

Artık insanlar, karşısındakinin durumunu bilmeden mesaj atıyor.
Mesaj attığın kişi acaba hasta mı, yası mı var, uygun mu, yaşıyor mu diye bilmeden…
Bu habersiz davranışlar ister istemez insanları ruhen rahatsız ediyor…

Oysa çok basit bir hakikat var:
Bir ses,
bir selam,
bir hâl hatır sormak…
Boşa düşürülen bir mesajdan çok daha kıymetlidir…

Telefonla konuşmanın da bir adabı var…
Aradığın kişiye önce kendini tanıtırsın; sonra “Nasılsın, iyi misin?” diye hâl hatırını, hane halkını sorar,
meramını bundan sonra anlatırsın. Maalesef bu durumlar yok gibi.

Bazen de kayıtlı olmayan biri arıyor; “Alo” diyorsun, ardından “Kiminle görüşüyorum?” dediğinde, kendini tanıtmadan “Beni tanımadın mı?” diye soruyor…
“Sesini alamadım” dediğinde ise “Ne çabuk bizi unuttun” sitemi başlıyor.
Karşısındakinin zamanını hiçe sayarak, kendi egosunu tatmin etmek için seni istemediğin bir bilmeceyi çözmeye zorluyor.

Hiç düşünmüyor:
Acaba karşımdakinin zamanı müsait mi?
Bir nezaketen sor…

Aradığın kişi “Toplantıda olur” veya  “Misafiri vardır” bu gibi mazereti olan haller oluşmuşsa insan acaba durumu desem ayıp olur mu diye düşünürken, o yine ısrarla “Hele bir söyleye ben kimim” demeye devam ediyor.
Sanki otomatik pilota bağlanmış gibi…

Bazı özel günlerde ise açılan telefon konuşması, hâl hatır sorulmadan hızlıca kıtlamasını yapıp bitirirken şu cümleyide eklemeyi ihmal etmiyor:
“Yanımda Ali (ya da Veli) var, onun da sana selamı var.”diyerek telefon sonlandırılıyor…

İnsanın içinden sessiz bir sitem geçiyor:
Acelen neydi, bir yere mi yetişecektin, uçağın mı kalkıyordu?
Hele ki yanındaki Ali’nin, Veli’nin ağzı yok mu?
Kendi selamını vermekten aciz mi?
Bir selamı sesle vermek bu kadar mı zor ? diye insan düşünceye dalıyor.

Genellikle bayramlarda, kandillerde, hastalıkta…
Manzara hep aynı.

Buradaki sorun teknoloji değil.
Teknoloji gelişti, hayat hızlandı.
Ama hızlandıkça bazı şeyleri yolda düşürdük:
nezaketi, dikkati, inceliği…

Bazen bir telefon sesi,
bazen kısa bir sessizlik,
bazen de gerçekten sorulmuş tek bir “Nasılsın?”
Bir mesajdan daha fazlasını taşır.

Belki de asıl kayıp, insanın karşısındakini bir “ekran”, bir “bildirim”, bir “zaman aralığı” olarak görmeye başlanılmasıdır.
Oysa insan, aceleye gelmez. İnsan, durulduğunda fark edilir.

Bir selam, yalnızca söylenen bir kelime değildir.
Bir varlığın kabul edilişirdir.
“Buradayım” demektir.
“Sen de varsın” demektir.

Bugünlerde bilmemiz gereken şey şudur:
Her şey hızlanabilir…
Teknolojiyle kolaylaşan iletişimde insan sesi, nezaket ten yoksun kalarak yolda kayboluyor.
   Mektupların beklendiği, sesin kıymet bildiği zamanlardan; mesajların boşa düşüyor.
Postacının isimle çağırdığı günlerden, şimdilerde otomatik mesajlara uzanan bir iletişim…
İşte bir selam…
Niye bu kadar hafifledi?…
    28.01.2026
Mücahit Himoğlu